17 Haziran 2019 Pazartesi

Edebiyat ve Suç

Edebiyat ve Suç / Prof. Dr. Ahmet Sarı

Dünya edebiyatının bu en güzel dört romanını bir de Ahmet Sarı üstadın "Edebiyat ve Suç" kitabı eşliğinde okumak lazım.

Değerli Ahmet Sarı; romanları dini, toplumsal ve edebi açıdan etraflıca ele alıyor. Roman kahramanlarının bilhassa suça meylini ve bu durumun romandaki çatışma unsurunu nasıl oluşturduğunu görüyoruz.

Kırmızı Pazartesi romanında Santiago Nasar, Yabancı romanında Meursault, Suç ve Ceza romanında Raskolnikov ve Dönüşüm romanında Gregor Samsa özelinde edebiyatın suçla imtihanını ele alır yazar. Bu bağlamda suç toplumsal bir sonuca ulaşıp vicdan muhasebesiyle dini arınmışlığa mı ulaşıyor yoksa G. Samsa nezdinde  Kafka'nın köken suçundan toplumsal ve bireysel yalnızlaşma mı beliriyor.

İlk insan ve peygamber  Hz. Adem'le başlayan suç nesiller boyu devam ederek binlerce dini ve edebi metne konu olmuştur.  Bu bağlamda eserleri iyi tetkik eden Sarı, romanları hem yazarların kendi eserleriyle hem de başka metinlerle paralel okumaktadır.

Kapanış hariç dört bölümden oluşan eserde en çok Yabancı romanına ve romanın absürt kahramanı Meursault'e yer verilmiş. Ahmet Sarı; Yabancı romanıyla Mutlu Ölüm romanını hem karakter hem de metin odaklı karşılaştırır, Sisifos Söyleni ile absürt ve başkaldırı odaklı değerlendirilmesini yapar, Yanlışlık oyununun Yabancı'da geçen bir iç hikayeden genişletildiğinden bahseder.

Bahsi geçen roman ve yazarların daha anlaşılır hale geldiği bu eser Sarı'nın zirve eserlerinden olmaya aday.

Vahdettin Oktay BEYAZLI



10 Haziran 2019 Pazartesi

Fuji-yama Şüphesi

Mekanın Cennet Olsun Bozkırın Bilgesi

Aytmatov eserlerinden çokça bahsedildi ve birçoğu okundu. En çok beğenilen eseri Gün Olur Asra Bedel romanı. Belki bu kişiden kişiye değişir. Dişi Kurdun Rüyaları olur veya en güzel aşk romanı olarak ifade edilen Beyaz Gemi olur. Bunlara diğer hikaye ve romanları da dahil edilebilir.

İsmi geçen eserlerin tamamını ve dahi diğer eserlerini de okuyan biri olarak en çok etkisinde kaldığım hiç şüphesiz Fuji-yama oldu. Neden mi?  Şaşkınlığı ve şüpheyi merak etmez misiniz?

Bazen merak insanı bilinmeze ve bulunmaza sürükler. Tavsiye hükmündedir. Merak ediniz efendim. Belli okursunuz.

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Edebiyat Eleştirisi / Bilgin Güngör


EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ / Güngör Bilgin
Dünya edebiyatında özellikle 19. yüzyıl sonrasında gelişme gösteren ve günümüzde birçok türü bulunan eleştiri kuramları üzerine hem Batı hem de Türk edebiyatında onlarca eser kaleme alınmıştır. Bunlar arasında bana göre eleştiriyi tanımak ve eleştiri kuramlarından hareketle edebiyat eleştirisi örnekleri görmek adına özgün bir eser Kıymetli Bilgin Güngör Hoca'nın "Edebiyat Eleştirisi" kitabı.
Son yüz elli yıllık edebiyat serüveninde boy gösteren on beş eleştiri kuramını, örnek uygulamalar ile tanıtan bu kıymetli eser eleştiriye yeni başlayanlar için bir ilk adım, eleştiriye ilgi duyanlar içinse yeni bir soluk olacaktır. Tabii ki akademik anlamda da büyük boşluğu dolduracaktır.
Kıymetli Bilgin Güngör, Kasım 2015'te çıkan bu ilk kitabında; biyografik, sosyolojik, tarihsel, psikanalitik, arketipçi, fenomenolojik, ontolojik, stilistik, yapısalcı, naratolojik, postyapısalcı ve yeni tarihselci eleştiri kuramlarını tanıtıyor. Bu eleştiri kuramlarını, tamamını Türk edebiyatından seçtiği şiir, hikaye ve roman örnekleri üzerinde uyguluyor.
Kuram okumak çoğu okur için sıkıcıdır. Bu benim için de geçerlidir. Ancak bu eseriyle Güngör, kuramları sıkıcılıktan biraz daha uzaklaştır durumda. Bu duruma metin örneklerinin verilmesinin belirleyici olduğu kanaatindeyim.  Bu vesileyle kitaptan aldığım küçük bir alıntı söylediklerimi daha gerçekçi kılacaktır. Bu alıntıda Güngör, fenomenolojik kuram bağlamında Cemal Süreya'nın "Üstü Kalsın" şiirine yaklaşıyor.
"Ölüyorum Tanrım
Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum Tanrım
Ama ayrıca aldığın bu hayat fena değildir
Üstü kalsın."
...
"Cemal Süreya'nın Tanrı'ya' avant-garde'ca şükretmesine dayanan 'Üstü Kalsın' şiirindeki Tanrı olgusu da-biraz Garip şiirinin orta halli bireyini ya da Behçet Necatigil'in 'orta yurttaş'ını anımsatmakla birlikte- kutsallık duygusunu yitirmiş, sıradan bir nesne haline dönüşmüş gibidir. Belki 'üstü kalsın' denilecek bir hayatın sahibi olmakla birlikte yüce bir varlık olarak söz konusu şiirde ortaya çıkan Tanrı, tüm bu özelliklere rağmen artık önünde diz çöküp saygı gösterilebilecek kutsi bir değer ifade etmez. Hatta iddia edilebilir ki söz konusu şiirdeki Tanrı olgusu, kendisine inanılacak bir varlık değil, şairin ölüm düşüncesi etrafında ironik bir şekilde temellendirdiği fikrin organik bir nesnesi gibidir.  (Güngör, 2015: 96-97) "
Metinden hareketle Kıymetli Bilgin Güngör'ün eser boyunca nesnel yaklaşımdan taviz vermediğini ve kuramlardan hareketle ele aldığı metinleri bilimsel ölçekte irdelediğini söyleyebiliriz. Sonraki eserlerinde de bu yaklaşımı devam ettiren ve çok üretken bir akademisyen olan Bilgin Güngör'ün editör olarak yer aldığı "Mikro Eleştiri"; "Anlatıyı Yapıdan Okumak", Postkolonyalizm ve Edebiyat ", " Yabancının Aşina Sesi: Yusuf Atılgan" ve "Görünüşe Bakarken" adlı kıymetli eserleri mevcut...
Kalemi daim olsun.
Vahdettin Oktay BEYAZLI

5 Mayıs 2019 Pazar

"BİN HÜZÜNLÜ HAZ"LA KENDİNİ ARAYAN ALAADDİN :BENDEN ZİYADE BANA YAKIN

"BİN HÜZÜNLÜ HAZ"LA KENDİNİ ARAYAN ALAADDİN: BENDEN ZİYADE BANA YAKIN

...
" Bir bakıma, zaman zaman üstünde oldu böylece. Zaman zaman altında oldu.  Zaman zaman yanında. Zaman zaman önünde. Zaman zaman sonunda. Zaman zaman peşinde. Zaman zaman içinde." (s. 82)
...
"... ve her şey kelimelerdendi artık kelimelerdendi sessizlik kelimelerden kız kelimelerden kakül kelimelerden gerdan kelimelerden hükümdar kelimelerden şarap testisi kelimelerden saray kelimelerden bakışlar kelimelerden duruşlar kelimelerden esneyişler kelimelerden kelimeler kelimelerden... "(s. 98)

Postmodern Türk romanının en özgün örneklerinden" Bin Hüzünlü Haz"da Hasan Ali Toptaş, bağlı olduğu roman anlayışının bütün tekniklerini (parodi, metinlerarasılık, üstkurmaca, imge vb.) başarılı şekilde ortaya koyuyor. Binbir Gece Masalları'nın o fantastik ve büyülü düzeninden modern zamanların iç içe geçmiş labirentinden ve anlatı çeşitliliğinden istifade edilmiş romanda.

Arayışın verdiği "Bin Hüzünlü Haz"la yazar/anlatıcı, Alaaddin' i arıyor. Bu şekilde Alaaddin de kendini aramaktadır. Ancak okur burada devre dışı kalmaz. Çünkü bu tür romanların en büyük özelliğidir okuru  "açık yapıt" yapıt içine çekmek. Bu cümleden olarak hem Alaaddin hem de yazar/anlatıcı okuru kendine peşine yakmıştır zaten. Kısaca en büyük arayışı okur gerçekleştirir ikisini arayarak. Bütün ipuçlarıyla okur; bazen yazar/anlatıcıyı ve Alaaddin'i bazen de metnin anlam ve estetiğini bulmaya çalışmaktadır.

Yazar kendinden çıktığı bu yolculukta kendi benine veya Tanrı'ya Alaaddin aracılığıyla  ulaşırken okur da kendinden ve metinden hareketle  yolun sonunda yine kendi benine varıyor. Metin içinde metin, insan içinde insan ve kahraman içinde kahraman yapısıyla roman belki de bu şekliyle sonsuzluğa ulaşıyor...

Şiirsel üslubu ve okuru yoran anlam boyutuyla Toptaş, en basit tabirle "okuru suya götürüp susuz getirmesini" biliyor. Çünkü postmodern romancı sadece bir roman yazarı değil aynı zamanda roman bizzat kendisidir de...

Vahdettin Oktay BEYAZLI


12 Ocak 2019 Cumartesi

AŞK ESTETİĞİ

AŞK ESTETİĞİ
"Aşk imiş her ne var alemde
İlm bir kıyl u kal imiş ancak" (Fuzuli)
İnsanı her yaşta ve mekanda sımsıkı saran ne güzel duygudur aşk. Her aklı başında, ki aşk gelince akıl devre dışı kalırmış, canlı bu muhteşem duygunun esiri olur. Esir olur doğru ve fakat canlılık özelliğinden de yine bu hal ile uzaklaşır insan... Mest/esrik/serhoş/sermest olur da uzaklaşır kendinden aşık. Fuzûlî olur bazen "Ger ben ben isem nesin sen ey yar / Ger sen sen isen neyim men-i zar" aşığın ve sevgilinin kim olduğunu şaşırır. Bazen Yunus olur "Yunus eydür benlügi aradan tarh edelüm / Senün ile bakayın seni göreyim Mevla" benliği aradan kaldırır.
Yazdığı çokça eseri ile Türk edebiyatının sanat gücünü, estetik değerini ve en önemlisi de geleneğinin genç kuşaklara bırakılmasını sağlayan Beşir Ayvazoğlu, bu Aşk Estetiği isimli ilk kitabıyla hakikaten zor bir mevzunun üstesinden hakkıyla gelmiş.
Doğu'nun edebiyat geleneğini, Batı'nın felsefe sistemini İslam'ın inanç kuvvetini ve divan şiirinin estetik değer yargılarını birleştirip üzerinde çokça konuşulmayı hak edecek bir şaheser ortaya çıkarmış. Bu eseri okudukça hem yeni şeyler öğrendim hem de nasıl güçlü bir geleneğe sahip olduğumuzu gördüm.
Sanatın, sanatçının, şairin, şiirin ve bunların hepsini yaratan o ulvi gücün ne gibi özelliklere sahip olduğuna bir kere şahit oldum...
Sanat güzelin peşindedir. Sanatçı en güzeli arar hep baktığında, yazdığında, çizdiğinde ve şekil verdiğinde. Kısaca en güzel olanı yaratıcı gücü  yani mutlak hakikat olan Allah'ı arar. " Sanatçı, bu çerçevede güzelliği yaratan değil, keşfeden adamdır. Çünkü sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. 'Güzellik' objektif bir nitelik olmadığına göre sözgelişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut kelimelerle tasvir ederek güzeli ulaşılamaz. Ağaç sadece bir işarettir( ayet). Güzel Niye bu işaretten hareket ile ulaşmak gerekmektedir. Duyularımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında değilizdir ama sürekli bir değişme hâlindedir ('ol' emriyle sürekli yeniden yaratılmaktadır). Gerçek güzellik ağacın değişen niteliklerinde değil değişmeyen özündedir.Bu öze ancak soyutlama tecrit yoluyla ulaşmak Mümkün olabilir. "(s. 198)

V. Oktay BEYAZLI

1 Ocak 2019 Salı

HİKAYE İLE ŞİİR ARASINDA ŞİİRSEL DİLLE HİKAYEYE YAKLAŞAN BİR TÜR: MANZUM HİKAYE

HİKAYE İLE ŞİİR ARASINDA ŞİİRSEL DİLLE HİKAYEYE YAKLAŞAN BİR TÜR: MANZUM HİKAYE

Türk edebiyatı hem nesir hem de şiir türü bağlamında sağlam bir geçmişe ve özgün örneklere sahiptir. İslam öncesi sözlü gelenekle başlayan bu edebi kültür İslam'la birlikte yeni bir hüviyet kazanmıştır. Nazım ağırlıklı bir edebiyat olan divan edebiyatında nesir bile şiir diliyle yani süslü bir üslupla yazılmıştır.
Öncelikle siyasi anlamda tanınan Avrupa ve genel anlamda Batı daha sonra edebiyat merakımızı da etkilemiştir. Bu cümleden olarak yeni edebi türlerin ve şiir alanında da nazım şekillerinin ilk örnekleri Tanzimat Dönemi'nde görülmeye başlanır. Yenilik ve fikir olarak Tanzimat’ın devamı niteliğinde olan Servetifünun sanatçıları, bu yeniliğin Batı örneklerini teknik anlamda daha düzgün ve özgün kullanarak geliştirirler. İşte ilk örneği Tevfik Fikret'in "Hasta Çocuk" olan manzum hikaye, 1896'dan 1923'e kadar başta Mehmet Akif ve Tevfik Fikret olmak üzere birçok sanatçı tarafından denenmiştir.

Yeni Türk edebiyatının önemli akademisyenlerinden Değerli Hocam Doç. Dr. Mehmet Güneş, daha önce Kitabevi yayınlarından (2012) çıkan ve yeni baskısını Hece'den(2016) yapan “Servetifünun’dan Cumhuriyet’e Türk  Edebiyatında Manzum Hikaye” isimli çalışması ile var olan bir boşluğu doldurmuş oldu. Ön söz hariç beş bölümden oluşan eserde Mehmet Güneş hem lisans hem de yüksek lisans seviyesinde faydalı olacak bir tasnif yöntemi kullanmış.
Eserin "Giriş" bölümünde edebi bir tür olarak manzum hikayenin ne olduğunu, özelliklerini, şiir ile hikayeye yakın ve onlardan uzak taraflarını, Türk edebiyatında manzum hikayenin ne olduğunu, ona gelene kadar bu türü hangi edebi türlerin karşıladığını, ilk olarak kim tarafından yazıldığını, en önemlisi de Batılı şiir anlayışının bilhassa parnasizm  şiir akımının ve anjambman tekniğinin bu türün ortaya çıkmasında ve gelişmesinde ne gibi etkilerinin olduğunu sağlam kaynak bilgisiyle ortaya koyuyor. Bu bağlamda şiir dilinin nesir diline yaklaşması ve dilin sadeleşmesi bu vesileyle biraz daha gerçekleşmiş olur.  Fikret dışında Akif, R. M. Ekrem, M. M. Tahir, İ. Safa, H. Siret, A. Ekrem. H. S. Yalçın, Celal Sahir, M. Emin, Z. Gökalp, Y. Ziya, O. Seyfi ve F. Nafiz gibi isimler de bu süreçte siyasi, sosyal ve kişisel özellikler taşıyan manzum hikayeler yazmışlardır.

Yazarın ciddi bir okuma birikimini gösterdiği "Manzum Hikayelerde Tematik Unsurlar" başlıklı ikinci bölümde isimlerini saydığım şairlerin manzum hikayelerini belli temalar altında tasnif eder. Bu tasnifle manzum hikayeler şu temalara ayrılmıştır: Merhamet, ölüm, insani değerlere yabancılaşma, aile, siyasi eleştiri, sosyal adalet, dini kurum ve unsurlara bakış, savaş ve kahramanlık, idealizm ve ihtiras ve son olarak aşk.  Bu temalar bağlamında ve genel anlamda kitap boyunca üzerinde en çok durulan manzum hikayeler ise şunlardır: Köse İmam, Kocakarı ile Ömer, Meyhane, Mahalle Kahvesi, Küfe, Hasta, Mezarlık, Bayram, İstibdad, Fatih Camii, Kör Neyzen vb. (M. Akif);  Hasta Çocuk, Balıkçılar, Öksüz, Kenan, Hasan’ın Gazası, Ramazan Sadakası, Nesrin, Küçük Aile, Tecdid-i İzdivac (T. Fikret);  Kırmızı Merkublar (R. M. Ekrem); Kaynana ile Damat, Ana ile Kızı, Kibritçi Kız (M. Emin); Öksüz Ahmet, Çirkin Kız, Zavallı İhtiyar (İ. Safa); Ayşecik (H. Siret); Ruşen, A'ma, Kıymetli Mektuplar(H. Suad); Tarik-i İşret, Vasiyet, Son Buse, Kayıkçı (A. Ekrem); Alageyik, Kızılelma, Ülker ile Aydın, Küçük Şehzade, Deli Dumrul, Polvan Veli, Arslan Basat (Z. Gökalp); Nöbetçi ve Yıldız, Şehid Kalbi, Harb Zengini, Harb Fakiri (Yusuf  Ziya); Mersiye Olacaktı, Şehid Abdulezel Paşa (M. M. Tahir); Bir Fakir, Dilenci Kız (S. Nesib); Beyaz Gölgeler, Rüya-yı Hicran, Ayşecik, Siyah Kitap (Celal Sahir); Bir Kuş Masalı, Peri Kızı ile Çoban Hikayesi (O. Seyfi); Bir Mecra (F. Nafiz); Annemin Derdi (H. Suphi); Anne Sevgisi, İyilik, Doğruluk (İ. Alaaddin).

Manzum hikaye, şiire yakındır çünkü ölçü, kafiye ve mısra kullanımı vardır. Manzum hikaye, hikayeye yakındır çünkü anlatıcı, olay örgüsü mekan, zaman ve tasvir gibi unsurları vardır. Bu hikaye özelliklerinden hareketle Güneş kitabın üçüncü bölümünde "Manzum Hikayelerde Materyal ve Teknik Unsurlar" başlığıyla anlatıcı ve bakış açılarını, şahıs kadrolarını, olay örgüsünü, zamanını ve mekanını ortaya koyuyor. Bu unsurların şairlere, eserlerin yazıldığı döneme ve temasına göre farklılıklar gösterdiğini ifade ediyor.

Kitabın dördüncü bölümünde Mehmet Güneş, "Manzum Hikayelerde Dil ve Anlatım Unsurları"nı ortaya koyuyor.  Dil, metnin türüne göre farklı işlevlerde kullanılır. Şiirde ve edebi metinlerde sanatsal işlevde, öğretici metinlerde bilgi verici yani gönderegesel işlevde kullanılır. Manzum hikaye sanatsal metin olduğundan bu tür eserlerde dil sözcüklerin sanatlı kullanılışını gerektirir. Buna bağlı olarak anlatma esası olduğu için de diyaloglar, monologlar, ön deyişle, son deyişler, tasvirler ve ifade ile telaffuz farklılıkları bulunabilir manzum hikayelerde.

Detaylı bir çalışmanın ürünü olan bu çalışmanın sonuç kısmında yazar Mehmet Güneş, şimdiye kadar bahsettiği özellikleri; sınıflandırmaları; dil, anlatım, üslup ve teknik özellikleri toparlayarak bir sonuca varıyor:
 "Manzum hikayelerde şiire özgü bu unsurlar da kendini hissettirmek ile birlikte her şeyden önce tahkiye dayanan bu metinlerin tür olarak hikayeye daha yakın oldukları, bu metinlerde tiyatroya özgü unsurlardan ya da anlatım tekniklerinden de yararlanıldığı görülür. Ancak Türk edebiyatındaki manzum hikayeler anlatım tekniği ve üslup bakımından birbirlerinden farklılık gösterir bu farklılık şairlerin sanat anlayışıyla ilgili olduğu kadar metni yazma amaçları ile de ilgilidir."

Türk edebiyatında belli amaç ve tekniklerle kullanılmış olan manzum hikaye; tür, şekil, içerik, dil, üslup ve teknik olarak yazar tarafından detaylı bir şekilde incelenmiştir. Kısaca manzum hikaye adına ne arıyorsanız bulabileceğiniz bu kitap alanında önemli bir kaynak olma özelliğine de sahip. Aktif ‘in Meyhane, Mahalle Kahvesi, Seyfi Baba, Küfe, Kocakarı ile Ömer’ni; Fikret’in Hasta Çocuk, Balıkçılar, Hasan’ın Gazası, Öksüz ve Nesrin’i bir de manzum hikaye özellikleriyle ve Mehmet Güneş’in  bakış açısıyla okuyun...

Vahdettin Oktay BEYAZLI

28 Aralık 2018 Cuma

"KUŞLAR İÇİN BİR HAMLE, İNSANLAR İÇİN KELİME KURTULUŞ OLABİLİR. "


"KUŞLAR İÇİN BİR HAMLE, İNSANLAR İÇİN KELİME KURTULUŞ OLABİLİR. "
Cumhuriyet şiirinin en özgün seslerinden Cahit Zarifoğlu; şiir, günlük-anı, deneme, roman, tiyatro, radyo oyunu ve röportaj eserleri yanında çocuklar için hem şiir hem de çağdaş masal yazmıştır.
Zarifoğlu, çağdaş masal dediğim bu eserlerinden biri ve belki de en güzeli olan "Serçekuş"ta bir filozof kuşu konuşturup onun ağzından tabiat,  hayvan ve avcılık düşüncesini ortaya koyuyor. Aslında merhamet ve iyilik verilmek istenen diğer önemli izlekleri oluşturuyor.
Şair elinden çıkmış bir çağdaş masal özelliği gösteren eser, dili noktasında belki çocukların ilk başta anlamakta zorlanacakları bir eser gibi duruyor ve fakat onlarda muhakkak Türkçe zevki oluşturduğu muhakkak.
Şair dili demişken eserde geçen bazı kullanımlar bunu ciddi manada ortaya koyuyor.
"Sakın güneş de kendisi gibi akıl yürütebilen, dünyayı ve belki başka toprakları da kanatlarının arasında besleyip duran büyük bir kuş olmasın." (s. 44)
"Biliyor ki çocukları, ana babası da olsa hep yalnız yaşanıyor, hep yalnız uyunuyor. Yan yana uyunsa bile kimse bir başkasının uykusunu bölüşemiyor. Kimse bir başkasının uykusunu uyuyamıyor. Herkesin kendine ait bir uykusu var. Onu uyumazsa bir başkası onu uyuyamaz veya alıp götüremez. Uyunmamış bir uyku zaten uyku değil. Hiç olmadı. Ancak uyununca bir uyku, uyku olabiliyor. "(s. 46)
Zarifoğlu aynı zamanda bu eser aracılığıyla bazı değerlere de yer veriyor. Bilhassa İslami anlayışın gür sesli bir şairi olması bu mistik üslubu benimsemesinde en önemli etken. Eserin giriş kısmında yer alan: "Bugün tabiat ne kadar güzel. Kuşkusuz her gün böyle bu. Ama güzelliği görmek her zaman mümkün değil. Bakmasını bilmek gerek. Acılara, hastalığa ve yorgunluğa rağmen bakılabilir... Bakmasını bilmek için yapılacaklar neler olabilir: Düşünelim  ki bazıları şöyle yapıyor. Güzelliği görmek için ona biraz yaklaşıyorlar. Ortalık henüz yavaş yavaş aydınlanırken uykuyu bırakıyorlar. Güneşin doğmasına henüz bir saat kadar var. Uyanıyorlar ve bununla birlikte, karanlığa rağmen görüyorlar ki gök açılıyor ve oradan Allah'ın yolladıkları bölük bölük yeryüzüne iniyor. Bunu görebilmek için kim bilir kaç yıl onların uykularının üzerine güneş doğmadı...
Güzellik uykuyu bırakıp bakınca görülebilir. Aksi halde baş tarafı dinlenmemiş bir masal gibi güzelliği anlamak da zor... "
Allah’ın takdiriilahisini görüp de tabiatı böylece yorumlayan inançlı bir yazar Zarifoğlu. Bakmak ve idrak etmek yaşamanın ve dahi inanmanın en temel şartıdır onun için. Tabiatın usta bir sanatkar tarafından inşa edildiğini dolayısıyla her şeyde o sanatkarı gördüğümüzü tasavvufi bakışla ifade eder. Ona göre güneş bir kuştur ve her yeri kanatlarının altında taşıyıp besler.
Şair az ve öz konuşandır. Nitekim şiir ancak böyle vücuda gelir, biliriz. Çünkü şiir gevezeliği kaldıramaz. Kartal motifinden hareketle eserde az ve öz konuşmak izleği üzerinde de durulur.
Tabiatı işleyen insanların "okumasını bilenler için toprağa yazılar doku[duğunu]" söyleyen yazar; tabiatı çok gerçekçi ve şairane bir bakışla tasvir eder. " Gölün yüzü uyuyan bir çocuğun yüzü kadar durgun." cümlesi ne demek istediğimin sadece güzel bir örneği. Aynı zamanda insan sadece tabiatı somut manada ekip biçmekle değiştirmiyor. Bazen "İnsan köpeğin de tabiatını değiştirdi.  Onlara kanlarında var olmayan bir davranış belletti."
Serçekuş'un avcı ile karşılaşmasından sonra  anlatıcının sözünü diyaloğa bırakması üzerine yeni fikirlerler ortaya atar "filozof Serçekuş". "Demek ki dedi gerçek olmasa bile cesaret, ölümü korkulacak olmaktan çıkarıyor... Demek ki  biri adına yetki söz konusu. Kim olabilir o, O. O'na O'na O'ndan. Her şeye hükmeden biri..."
Eserin belki de avcılık olayı ile ilgili en can alıcı noktası da yine" Serçekuş"un ağzından veriliyor okura: " Yoksa kuşların avcısı insan, insanların avcısı Azrail mi?.. Demek ki insanların yakası Azrail'in elinde." Bu cümleden olarak bu eser için ifade ettiğim çağdaş masal ifadesinin yanında eserin temelinde Dede Korkut Hikayeleri'ndeki Deli Dumrul karakterinden izler de vardır.
Merhamet ve tabii ki karşılıksız kalmayan iyilik... Büyük küçük demeden her canlının aslında çok rahat bir şekilde yapabileceği bir şeydir iyilik. İşte bunun örneğini "Serçekuş" gösterdi. Şimdi sıra tabiatı en çok koruması gereken canlı olan insanda...
Vahdettin Oktay BEYAZLI

26 Aralık 2018 Çarşamba

RİLKESİZ BİR "AKŞAM" YALNIZLIĞI


RİLKESİZ BİR "AKŞAM" YALNIZLIĞI

Duino Ağıtları ve Orpheus'a Soneler gibi önemli şiir kitaplarıyla tanıdığımız Ranier Maria Rilke, Uzak Gece Rüzgarı (Ayrıntı yayınları) seçilmiş şiirleri ile yeniden bizlere merhaba dedi.
Zweig'in deyimiyle "Her zaman şairdir o, Ranier Maria Rilke, öteden beri şairdi. Yaşamında bu yüce unvanın ona ait olmadığı ve dünyanın onu böyle algılamadığı hiç bir başlangıç yoktur." Kitapta güzel şiirler var malum. Ancak bir "Akşam" şiiri var ki diyecek söz yok.
"AKŞAM
Akşam tebessümüyle örtüyor üstünü dünyanın
ve dünyanın güzel sevgili çocuklarının Dünya kendi yolluyor güneş ışınını istirahata:
'Git! Çocuklarımı daha fazla şımartma.'
Gidiyor o. Son bakışlarıyla kamaştırıyor gözünü
dünyanın. Sonra dönüp bakıyor bir defa daha geri
dağların orada. Dünya ise sesini çıkarmadan işaret ediyor ona,
yollayacağını, nicedir özlenen geceyi,
Bütün çiçekler düş sarhoşu,
yorgun başlarını yeryüzünün göğsüne taslıyor.
Sadece akşam, farkında kendi ihtişamının, son ışığının pırıltısını onun başına serpiyor.
Sanki övünerek saf altınla taçlandırmak istermiş gibi
Ne var ki dünya başını eğiyor ve ağlıyor apaydınlık gözyaşlarıyla. Susun! Sanki o böyle dua
ederek
gökyüzü ile anlaşıyor. "
Kendinden önce doğarken vefat eden bir kız kardeşin kaderini yaşamak zorunda bırakılan Rilke; bir dize için birçok kenti görmüş, hayvanları tanımış, kuşların nasıl uçtuğunu görmüş...
Kısacık hayatı boyunca hep şiirin peşinden koşmuş bir şairdir Rilke. Arıların bal yapması gibi bütün çiçekleri, burada kelimeleri ve hayatları demek daha doğru olur, yoklamış ve bir gül dikenine canını emanet etmiş. Şiir gibi bir hayat ancak bir şiir imgesi gibi son bulabilirdi. Nitekim bir diken son verdi onun hayatına...
“ Gül, ey saf çelişki
onca göz kapağının altında,
hiç kimsenin uykusu olmamanın hazzı"
Saf şiiri ve imgeyi tavizsiz kullanır şair. Şiir ancak böyle olur ona göre.
" ama çok geçmeden daha sabahına,
yaprakları dökülmüş hayat ağacına
arzular, umutlar, fikirler, tutunur,
Imge imge düş düş sarılır"
Aşkı da anlatır bir şarkı gibi bazen.
" Nasıl tutayım ki ruhumu,
Değmesin diye seninkine? Nasıl
Tutup da kaldırayım onu senin üzerinden başka şeylere
..."
Bir sofistike şairdi o. Hölderln ifadesiyle de " Hiçbir şey yapmadan kendi kendine ve kolayca ilahi eğitimden geçmiş ama yine de gökyüzü tarafından denetlenmiş ve inançlı" bir şairdi.
Şiirin en güzel halidir yeri geldiğince susmak. İşte, Rilke de bir susku şairi. Sözcüklerin bazen yerçekimine uğradığına ve kendiliğinden sustuklarına inanırdı. O hep susmayı emrediyordu. Şiirde çok gerek yoktur gevezelik etmeye. Şair doğayı, geceyi, kuşları susarak iyi izlemeli ve gizlenmeli ki sözcükler de susarak ve gizlice dökülsün... Aslında bütün şairlerin kaderidir yaşadığı zaman anlaşılmamak. Rilke de öyleydi. Çok anlaşılmadı. Ancak şimdi ne kadar sağlam şiir oluşturduğu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o  neyi anlattığına değil nasıl anlatması gerektiğine odaklanmıştı. Şiir bir işçilikti, yaşamdı, tek başına bir aşktı onun için... 

Vahdettin Oktay BEYAZLI

15 Aralık 2018 Cumartesi

"TİRYAKİ"SİNE SÖZLER

TİRYAKİ SÖZLER

"Aşkını kafi gören aşık değildir."

" Aşk bir oyundur ki sevimsiz arkadaşla oynanamaz."

"Budalalar meclisinde en zarif nükte susmaktır."

"Şiirde beceriksiz yenilik bile ustaca işlenmiş tekrarlardan üstündür."

"Şiir herkesin lakırdısı  olamaz: Vakıa ondan da sözden söze yürüyeceksiniz, fakat ilahi adımlarla."

"Su nesir ise şiir buluttur. Ve yükselirken içindeki tuzu, sodayı ve çamuru yerde bırakır."

"Şiir, insan dudağına ilk doğar gibi taze olmalıdır ve onda yeni bir dil dünyaya yeni bir fikir getiriyor sanmalıyız."

"Şiir tarih etmez kendi sesiyle ancak sözü çevirir eder."

 "Her şiir değil, eski şiirlere, kendisinden bir gün evvel doğan şiirlere karşı bile öldürücü bir sanat yeniliği göstermelidir."

"İlim bir türlü, cehil bin türlüdür. "

" Yaşamak her saniye biraz ölmektir."

Daha neler var neler... Ahlak, aşk, tabiat, şiir, edebiyat ve her haliyle insan...

İyi bir şairdir Cenap Şahabettin.  Elhan-ı Şita, Son Arzu, Makdem-i Yar, Temaşa-yı Leyal, Murg-ı Siyah, Yar-i Muhayyel, Yakazât-ı Leyliye vb. şiirler bunun göstergesidir. Tiryaki Sözler" ise herkesin çok rahatlıkla söyleyebileceğini zannettiği ve fakat sadece ona mahsus bir dil ve üslup ile söylenmiş güzelliklerdir...



26 Kasım 2018 Pazartesi

ANADAN DOĞMA GÖRMEYEN BİR GÖZÜN "EŞİĞİNDEKİ GERÇEKLER"

ANADAN DOĞMA GÖRMEYEN BİR GÖZÜN "EŞİĞİNDEKİ GERÇEKLER"

İslam Sonrası Türk Edebiyatına geçişin en mütavazı eserlerinden olan Atabetü'l-Hakayık; Edip Ahmed Bin Mahmud Yükneki tarafından Dad Sipehsalar Bey' e sunulur. Eserin kıymeti harbiyesi dönemin diğer eserlerine nazaran daha çok Arapça sözcüğün kullanılarak yazıldığı 40 beyit ve 101 dörtlükten ibarettir. Aruz ölçüsü kullanılan eserde toplam 14 bölüm yer almaktadır. Bu bölümler:
10 beyitin yer aldığı Tahmid,
5 beyitin yer aldığı Naat,
5 beyin yer aldığı sahabeye övgü,
14 beyitin yer aldığı Dad Sipehsalar övgüsü,
6 beyitin yer aldığı eserin yazılış gerekçesi,
12 dörtlüğün yer aldığı dilin muhafazası,
12 dörtlüğün yer aldığı dünyanın dönekliği,
10 dörtlüğün yer aldığı cömertliğin medhi,
7 dörtlüğün yer aldığı tevazu ve kibir,
6 dörtlüğün yer aldığı harislik,
16 dörtlüğün yer aldığı kerem ve iyilik,
21 dörtlüğün yer aldığı zamanın bozukluğu,
5 dörtlüğün yer aldığı kitap sahibinin özrü ve sonradan eklenelerden oluşmaktadır.

Eser ele aldığı konu bağlamında üzerinde sıklıkla durulan önemli bir kültür hazinesidir. Özellikle Uygur Türkçesinin 15. yüzyıla kadar etkisini gösterdiğini eserin  1480 tarihli nüshasından anlamaktayız.
Bunun yanı sıra benim en çok dikkatimi çeken de Ahmet Yükneki'nin kendi deyimiyle anadan doğma kör olduğudur. Eserde ama oluşunu ve fahriyesini şöyle ifade eder:

"(D 485-488)
toga körmez erdi edibning közi
tükedi bu on tört bab içre sözi
yagan bolsa yüglüg özesinde zer
anıng tuşı bolgay bu söznüng azı

(Doğuştan görmez idi edibin gözü
Tüketti bu on dört bölümde sözü
Fil olsa yüklü, üzerinde altın
Onun benzeri olur bu söz en az)

Vahdettin Oktay BEYAZLI

3 Ekim 2018 Çarşamba

ZORDUR HEP YENİ MEVSİMLERE TAŞINMAK

ZORDUR HEP YENİ MEVSİMLERE TAŞINMAK

İnsanoğlu ne çok alışkın yeni mevsimlere merhaba demeye. Evet, Şair-Yazar Serkan Türk bizleri bu güzel ve bir o kadar da farklı mevsimlere hazırlayanlardan bir öykücü.

Uzun zaman, içinde yaşayıp tesiriyle vakit geçirdiğiniz ve belki yeni dünyaları hayal ettiğiniz eski mevsiminize elveda deyip yeni bir mevsime merhaba demek ister misiniz? İşte size bu yeni mevsimi sunacak bir kitap.

Alışık olduğumuz anlatı yöntemlerinden bir hayli farklı üslup ve içerik ile ilk başta zorlandığım ancak okudukça daha benimsediğim bir öykü kitabı.

Kendini yazma sarkacında ölüme hazırlayan her yazar, dünyanın sonu gelmeden bir hamle daha yapmak ister. Yapılan her hamle, eskiyi yıkma veya değiştirip ilerletme amacında olabileceği gibi aynı zamanda yeninin de  habercisi olabilir. Hayatın akışına sözcüklerle destek olan sanatçı; heybesinden eksik etmediği ölümü, ayrılığı, hüznü ve gurbeti ancak aşk ile öteleyebilir.

Serkan Türk 'ün "insanlar ölür elbiseleri kalır geriye.", "Acı her yerdedir." ve "Kalbim oyuncak bir gemi senin sularında." cümleleri sanki şiirden kaçıp öyküye sığınma uğraşındalar. Günümüzde şiire belki de en yakın tür olan öykü, işte bunun için çoğu şairin yolunu kendine çeviriyor. "Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim" on iki öyküden oluşan sıkı bir kitap. Yazarın öykü kişileri; hayatın zorlukları içinde kalmış, aile hayatında sürekli bir değişim yaşamış, daima huzuru yakalamaya çalışan ama nedense hep bir huzursuzluk girdabına düşmüş, ölümü yanından hiç ayırmayan ve ölümle dünyayı anlamlı kılmaya çalışan özelliklere sahiptir.

Ölüm veya ayrılık gibi nedenlerle düzeni bozulmuş aileleri yani hayatta sürekli yaşanan kopuşları anlatan bir öykücü Serkan Türk. Bu kopmaların ve ayrılıkların acısını aşkla tamir etmeye çalışıyor yazar.

Öykülerini oluştururken yazar bilinç dışı, iç konuşma ve geriye dönüş gibi teknikleri kullanır. Bazen okuru zorlayan bu teknikler sağlam bir gözlem yeteneğine sahip olan Türk'ün okurdan bir beklentisi aynı zamanda. Hem okur hem de yazar yolda yürürken gördüğü  bütün çakıl taşlarını fark etmeli ve onları yolundan ayıklarken de durup hayatın akışını seyretmelidir.

Evet, zordur hep yeni mevsimlere yorgun bedenleri taşımak.

Vahdettin Oktay BEYAZLI

YAZIN DÜNYASINI DEVİNGEN Kılan "İMGESEL İLETİŞİM"

YAZIN DÜNYASINI DEVİNGEN KILAN"İMGESEL İLETİŞİM" Dil her sanatçının(yazar/şair) ana sermayesidir; ilk ve son durağıdır. Bu...